Küçük bir Anadolu kasabasında yalnız, sessiz bir çocuktu. Bir gün omzuna Edebiyat Tanrısı dokundu. Kendine harflerden, kelimelerden bir dünya yarattı. Yıllarca köşesinde sessizce romanlar yazdı. Ve bir gün edebiyatımızın en büyük yazarlarından biri oldu. Kitapları İsveç’ten Güney Kore’ye pek çok ülkede yayımlandı. Ona “Doğu’nun Kafkası” diyorlar. Ama sanki o daha çok Marquez’le, Borges’le akraba.

Babanızı kısa süre önce kaybettiniz. ‘Kuşlar Yasına Gider’ babanızla mı ilgili?

– Harekete geçiren şey belki o, baba yokluğu, acı… Edebi metinlerde baba meselesi, biliyorsunuz, çoğunlukla bir iktidar mücadelesi üzerine kurulmuştur. Bir çatışma hâli üzerine. Peki ‘baba’ya nasıl farklı yaklaşılabilir diye düşündüm. Bu soruya çatışmayı bir kenara bırakarak, daha yumuşak şekilde bakmayı denedim.

 

Babanızla ilişkiniz nasıldı?

– Yazarken anneme benziyorum ben, çenem düşüyor. Ama günlük hayatta babama benzediğim için babamla aramızda derin muhabbetler, uzun konuşmalar olmazdı hiç. Birbirimize sessizliğimizle bağlıydık, birbirimizi uzaktan severdik.

“Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır” diyorsunuz…

– İnsan hayatı dairevi, biliyorsunuz… Bebek olarak başlıyor, hayatının sonunda da dönüp yine bebek oluyor. Bu güzergâhta seyrederken babalarımızı kalbimizde, aklımızda, genlerimizde, düşüncelerimizde taşıyoruz. Gerektiğinde de sırtımızda. Her insan bir yalnızlık olduğuna göre, babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır. Bu cümleyi eğilip yakından okuduğumuzda da, bizim de çocuklarımızın alnına yazıldığımız gerçeğiyle karşılaşırız tabii.

Kelimelere, biçime çok önem veriyorsunuz. “Yazmak beste yapmak gibidir” diyorsunuz. Bu kaygı içeriğin önüne geçiyor mu? İşin matematiği, anlatmak istediğiniz şeyi alıp başka bir yere taşıyabiliyor mu?

– İkisi birbirinden ayrılabilir şeyler değil. Bu herkeste olması gereken bir hassasiyet aslında… Harfler birer sesi temsil ediyor. Kâğıdın üzerine yazılan harflerden topluca bir ses çıkıyor. Bu sesi düzenlemesi gerekir yazarın. Yoksa çıkan sesler tesadüfün eline bırakılırsa, tatsız bir gürültüye dönüşür. Bu hassasiyet benim bir özelliğim değil, sayılmamalı. Hatta ben sık sık, dili kötü kullanan yazar yerilmeli ama iyi kullanan yazar övülmemeli derim.

Nasıl bugün dilimizin, Türkçe’nin durumu?

– Pek iç açıcı olduğunu söyleyemem maalesef.

Bu Kafka benzetmesi neden yapıştı size?

– Yıldız Ecevit yapmıştı bu benzetmeyi ama sanıyorum metinlerimizin yapısından yola çıkarak yapmamıştı bunu. Kafka’nın işçi sigorta kurumunda çalışıyor olması, memur olması, benim Sincan Vergi Dairesi’nde çalışıyor olmam… Sonra sessizliğim, çekingenliğim… Sanıyorum bunlardan yola çıkarak yapılmıştı.

Bu benzetmeden rahatsız mısınız?

– Evet, rahatsızım. Yeryüzüne bir Kafka yeter, ikincisine hiç lüzum yok.

 

Röportajın devamı için tıkla.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s